5 Ekim 2008 Pazar
NANO TEKNOLOJİ
Nano-teknolojı nedır,nano-teknolojı nerelerde kullanılır,nano-teknolojı ne demekNANO-ÖLÇEK DÜNYASI NANO-SCALE WORLDNANO-TEKNOLOJİ NEDİR ve NERELERDE KULLANILABİLİR?Dünyada yapılan bir araştırmaya göre %29’umuzun duyduğu nano-teknoloji nedir?Nano-teknoloji ultra ince/küçük parçaların/malzemelerin kullanım bilimidir. Bir nano metre (1 nm) milimetrenin milyonda birine eşittir (1nm = 10-9 m = 10-6 mm). İnsan saç kılı 80.000 nm kalınlığındadır. Kırmızı kan hücreleri 7000 nm çapındadır. Nano-bilimi malzemelerin büyük ölçekteki özelliklerinden farklı olarak malzemeleri atomik, moleküler ve makro moleküler ölçekte inceler ve maniple eder.Malzemeler nano ölçekte, iri boyuttan çok farklı özellik ve davranışlar gösterirler. Nano malzemeler daha kuvvetli, daha hafif veya daha farklı şekilde ısı ve elektrik iletme özelliklerine sahiptir. Hatta renkleri bile değişir. Örneğin nano ölçekteki altın parçaları, parça boyutuna göre kırmızı ve mavi renk olabilmektedir.Parça boyutu inceldikçe birim kütle için yüzey alanı artışı, malzemenin kimyasal reaktivitesini artırır. Bu yüzden nano-malzemeler yakıt hücreleri ve pillerde katalizör görevi görebilmektedir. Parça boyutu inceldikçe kuantum etkisi artar, malzemenin optik, magnetik ve elektriksel özellikleri önemli ölçüde değişir.Bilgisayar yongaları (chip), CD’ler ve mobil telefonların yapımında nano-malzemeler kullanılmaktadır. Nano-malzemelerden üretilen cihazlar daha hızlı, hafif, kuvvetli ve verimli olmaktadır. Nano-teknolojiler sağlık, bilgi teknolojileri (IT) ve enerji depolamada çok büyük potansiyel kullanım olanaklarına sahiptir. İçinde yaşadığımız dünya nano-teknolojilerle çok önemli gelişmeler kaydedecektir. Dünyada gelişmiş devletler ve iş dünyası nano-teknolojiye çok büyük yatırımlar yapmaktadır. Nano-teknolojı nedır,nano-teknolojı nerelerde kullanılır,nano-teknolojı ne demekNANO-MALZEMELER NASIL YAPILIR?Doğal veya insan yapımı (sentetik) olabilirler. Örneğin nano-parçalar bitkiler, algler ve volkanik aktivitelerle doğal olarak üretilebilmektedir. Nano-parçacıklar binlerce yıldır pişirme ve yanma olaylarının ürünü olarak yaratılmaktadır. Ayrıca araç ekzozlarından da oluşmaktadır.Kasların hareketini sağlayan ve hücreleri tamir eden insan vücudundaki bazı proteinler nano-boyutludur. Nano malzemeler çok farklı şekillerde oluşabilmektedir Bazı nano-malzemeler kendi bileşenlerinden oluşabilmektedir. Karbon parçaları bu şekilde nano tüpler yapmaktadır. Diğer bir yöntemde bilgisayar yongaları yapımında kullanılan nano-malzemelerin iri parçalardan dağlanmasıdır (etching).Güçlü mikroskoplar atom ve molekülleri daha yakından görmemizi, toplamamızı ve basit nano yapı oluşturmamıza yardımcı olmaktadır. Bazı nano-malzemeler molekül molekül yapılabilmektedir. Örneğin IBM bu tekniği kullanarak Xenon atomlarından IBM logosunu 5 nm harflerle ışıldatmasını başarmıştır. Bugün bu teknik çok emek yoğun ve endüstriyel kullanıma henüz uygun değildir. Şüphesiz ki nano-teknolojiler gelecekte yaşam kalitemizi geliştirecektir.NANO-TEKNOLOJİLER EMİN MİDİR?Bilgisayar yongaları ve katalizörler sağlık ve emniyet riski oluşturmaz. Çünkü nano-malzeme büyük nesnelere dağlandığından (etch)/bağlandığından çevreye yayılmaz ve zarar vermez. Oysa serbest nano-parçalar zararlıdır. Nano-parçaların ve nano-tüplerin üretimi esnasında oluşan malzeme bulk malzeme üzerine bağlanmadığından serbesttir ve etrafa saçılabilir. Nano boyutlu bu parçaların solunması, yenmesi veya vücuda deri yoluyla girmesi hücrelere zarar verebilir. Nano-tüpler yapısal olarak asbest liflere benzer, uzun süre fazla miktarda solunursa solunum sorunlarına yol açabilir. Nano-malzeme üretilen yerlerde nano-partikül maruziyeti mutlaka gözlenmelidir. Serbest nano partikülleri çevreye (besin zincirine, bitkilere ve hayvanlara) potansiyel zarara Nano-teknolojı nedır,nano-teknolojı nerelerde kullanılır,nano-teknolojı ne demeksahiptir.NANO-TEKNOLOJİNİN GELECEĞİ NEDİR?Kısa vadede, nano-teknolojiler daha küçük, daha hızlı bilgisayarlar ve daha keskin/net ve verimli elektronik görüntü cihazları (display) yapımına yol açacaktır. Nano parçalar boyaya katıldığında boya ağırlığı azalacak böylece uçaklarda/gemilerde kullanıldığında toplam ağırlık düşecek ve daha az yakıt tüketilecektir. Nano parçacıklar çevreyi temizlemede yardımcı olurlar. Nano-parçalar toprak ve yer altı suyundaki tehlikeli bileşikleri zararsız bileşenler haline dönüştürmesine yardımcı olur.Nano-zarlar (membrane) uzun vadede potansiyel olarak su arıtma prosesinde daha enerji etkin olacaktır. Ayrıca yüksek performanslı motorlar uzun ömürlü makine yağları ile sağlanacaktır. Tıb alanında uzun vadede ilaç sektöründe ve takma organ yapımında kullanımı vardır. Nano-parçalar vücudun belli kısmına özel ilaç olarak hızlı verilebilmektedir. Hafif ve uzun ömürlü takma organlar (kalp kapakçığı, kalça protezleri vs) yapımında da kullanılabilmektedir. Tansiyonu ve kalp atışını ölçen akıllı elbiseler yapımında ve çevredeki tehlikeli kimyasalları teşhisinde nano-malzemeler kullanılabilmektedir.Karbon nano-tüpler yassı karbon atomu yaprakları yuvarlanarak ve çok ince silindir tüpü şeklinde yapılırlar. Karbon nano-tüpler çelikten 100 kat güçlüdür fakat 6 kat daha hafiftir ve elektrik iletirler. Elektronik görüntü (display) ve algılayıcı (sensor) yapımı ve hafif inşaat malzemesi yapımında kullanılmaktadır Farklı yapı, uzunluk ve çaplarda nano-tüpler yapılabilmektedir.SONUÇNano-teknoloji ve nano malzemelerin kullanımının hızla artaçağı tahmin edilmektedir. Nano malzemeler yapısal uygulamalar (seramik, katalizör, kompozit malzemeler, kaplama, inçe filmler, tozlar), vücut bakım ürünleri (makyaj malzemeleri yapımında), elektronik parçalar (nano-elektronikler, organik ışık yayan diotlar, algılayıcılar, optik-elektronik malzeme yapımında), biyo-teknolojide/tıpta (hedef ilaç ve biyoalgılayıcı yapımında) ve çevre korumada (nanofiltrasyon ve membran filtrasyonda) kullanılacaktır. Gelişmiş devletler nano-teknolojilerdeki Ar-Ge çalışmalarına büyük önem vermekte ve kaynak ayırmaktadır. Ülkemizin de bu konuda geride kalmamasında yarar vardır.Kaynak: The Royal Society.
Etiketler:
nano teknoloji,
teknoloji
2 Ekim 2008 Perşembe
İş Yaşamı ve Yaşanan Sorunlar
Günümüzde artık kadın erkek herkes iş yaşamına bir bir adım atmakta. Bu atılan adımlar genelde üniversite eğitimi bittikten hemen sonra ya da kişi iş bulma sürecinin sonuna geldikten sonra atılmaktadır. Kişi, üniversite eğitimi süresince bölümü hangi dersleri almasını gerektiriyorsa alır ve aldığı bu derslerin kendisini neye ve nereye hazırlayacağını bilmeden okulu bitirir. Okulda okuduğu süre içerisinde sanki hayatının en büyük amacı okulu bitirmekmiş gibi bu amaç doğrultusunda çalışır ve odaklandığı nokta da hep bu amaç olur. Halbuki hayat okul bittikten sonra başlamaktadır.
Şu anda var olan üniversite eğitim sistemimizi düşünürsek kişinin okulda öğrendikleri daha çok teorik seviyede kalan, sınavda başarı kazanmaya yönelik kavramlar olmaktadır. Bu kavramları ve bilgileri kişi öğrenir öğrenmesine ve sınavlarını da geçer fakat okulu bitirip iş hayatına atıldığı zaman okuldakinden çok farklı bir “öğrenme ve sınav” sürecine tabi tutulur. Artık ezberleyip akılda tutması gereken kavramlar yoktur fakat ancak yaparak ve yanındakilere sorarak öğrendiği “yapması gereken işler” vardır. Artık derslerini dinleyip notlarını aldığı ve sınavda neler soracağını kestireceği bir öğretim üyesi yoktur; onun yerine yaptığı işlerden nasıl memnun edeceğini kestirmeye çalıştığı bir “patronu” vardır. Patronun sınavı yoktur o yüzden de çalışılacak bölüm ya da akılda tutacak belirli kavramlar da yoktur. Patronun neyi ne zaman nasıl beğeneceği de çoğu zaman belli olmaz; bir gün istediğini yarın istemeyebilir ya da aynı şekilde istemeyebilir. Artık yanında kopya çekerken ya da ders dinlerken yardımlaştığı arkadaşları da yoktur. Onun yerine bir şeyler öğrenmek için bin bir ricada bulunduğu ve bir takım şeyleri de bilerek ona eksik öğreten iş arkadaşları vardır. Kişinin okuldan sonraki yaşamı işte bu kurtlar sofrasında geçecektir.
Peki kişi bu yaşama ne şekilde hazırdır ya da değildir? Onun geldiği okul çevresi ve okulda öğrendikleri bu hayatının dörtte üçünün geçeceği bölüme onu ne kadar hazırlamakta ya da hazırlayamamaktadır? Kişi aralarında adeta bir uçurum olan iki hayatı nasıl birbirine entegre edip bu geçiş sürecini atlatabilecektir? Bu iki yaşam arasında neden bu kadar büyük bir uçurum vardır ve bu uçurum gerçekten bu kadar büyük olmak zorunda mıdır? Son sorunun cevabıyla başlamak gerekirse eğer, hayır bu iki yaşam birbirinden bu kadar bağımsız ve kopuk olmamalı diye düşünüyorum. En öncesi okulda öğrenilenler bu kadar teorik ve uygulama alanından bu kadar uzak kalmamalıdır. Öğretilen temel kavramlar kişinin öğrenme sürecine bir baz oluşturmalı ve uygulama kısmı da bu temel üzerine inşa edilmelidir. Bu önerdiğim yöntem belki de bütün eğitim sisteminin baştan gözden geçirilmesini gerektirir fakat zaten köklü bir değişimin esası da bu olmalıdır. Peki değişiklik sadece eğitim sürecinde mi yapılmalıdır? Kesinlikle hayır, bu tür köklü bir değişiklik aynı zamanda iş yaşamında da yapılmalıdır. İş yaşamı da teorik ve sistemli bir çalışma yaklaşımından yoksundur. Akademik yaşamın öğrettiği çalışma sistemi iş yaşamında yoktur. Yapılan işler belki daha iyi organize edilmekte ve sıraya koyulmaktadır fakat odak hep yapılması gereken işlerdedir, bu işlerin niye yapılacağının ve neye yarayacağının mantığı üzerinde pek fazla durulmaz ve bu çalışan kişilere de açıklanmaz. Bu şekilde iş hayatında da bir otomasyon süregelmekte ve kimse neyi niye yaptığının pek farkında olmadan ya da üzerinde durmadan sekiz-altı, sekiz-yedi,sekiz, dokuz, hatta on iki çalışabilmektedir. Bu şekilde bir iş yaşamı kişileri bir süre sonra tatminsizlik, sıkkınlık dolu ve en önemlisi de kişiyi yaratıcı olmaktan uzak bir yaşam biçimine sürüklemektedir.
Aradaki bu büyük fark gösteriyor ki kişi ne yaparsa yapsın okul yaşamı kendisini iş hayatına tam anlamıyla hazırlayamamaktadır. Bu hazır olmayış her iki durumda da geçerlidir. Kişi iş yaşamına ne okulda öğrendikleri kavramlarla ne de okulda alışmış olduğu ilişki tarzlarıyla (patron-hoca; okul arkadaşı-iş arkadaşı) hazırlıklıdır. Bu durum kişi iş yaşamına başlayınca adeta bir şoka neden olur. Çok güzel bir okulu bitirmişken kendisini bir çok şeyi bilir zanneden genç aslında daha yolun çok başında hatta en başında olduğunu görür ve bir anda hiçbir şey bilmediğini hissedip depresyona bile girebilir. Halbuki aslında çok şey öğrenmiştir ama öğrendiklerinin belki yüzde onunu hatta daha azını bu yeni hayatına entegre edebilmektedir. Çünkü görmektedir ki iş yaşamında en çok değer gören şey deneyimdir. Yeterli zamanı doldurmadan aslında yapabilecek kapasitede olduğu iş kendisine verilmez çünkü o işi yapmaya orada daha uzun süredir bulunan iş arkadaşı yetkilidir. Hatta hocasından çekinmeyerek derste söz alıp konuştuğu bir çok zaman olmuştur; ama iş yaşamında yine deneyim kişinin en büyük rütbesi olduğu için en çok söz hakkı yine deneyimlidedir. Söyleyeceği şeyler önemli ve aslında doğru şeyler de olsa bunları konuşmaya kalktığında tepkiyle karşılaşabilir ve takdir görebileceği bir şey bile olsa tam tersi bir durumla karşılaşabilir.
Sonuçta iş yaşamına atıldığı zaman kişi şunları görmektedir: 1. Hayat eskisi gibi değildir ve asla da olmayacaktır; 2. Başarı kriterleri okulda olduğu kadar net değildir çünkü artık insan ilişkileri çok daha fazla öne çıkmış ve bazen yapılan işlerden çok onların nasıl, kimle ve ne şekilde yapıldığı daha da önem kazanmıştır. Kişinin bu süreci öğrenmesi tabii ki zaman alır fakat en kötüsü de kişi bu sistemi farketmeden öğrenir, benimser ve yarın bunun en büyük savunucularından ve uygulayıcılarından biri olur. Arkada bıraktığı okul hayatı artık eskide kalmıştır ve orada edindiği düşünsel ve eylemsel çerçeve de yok olmaya mahkumdur. Okul yaşamı artık belleğinde sadece boş yere kendini yıpratıp çalışmış olduğu sınavlar (şimdi böyle düşünmektedir) ve komik tarzları yüzünden unutulmayan öğretim üyeleri olarak yerini almaktadır.
İşte bu iki yaşam arasındaki geçiş sürecinin hem bu denli sancılı olmaması hem de okul yaşamının kişiye yaşamı boyu rehberlik edebilecek düzeyde bir eğitimi verebilmesi için iş yaşamında ve okul yaşamında gerekli düzenlemeler ve değişiklikler yapılmalıdır. Bu iki yaşam arasındaki uçurumun yerine bir köprü görevi görebilecek bu değişim kişiyi birinden diğerine geçmeye çalışırken hem aşağıya düşme tehlikesinden ve en önemlisi de korku şokundan kurtaracak, hem de kişiye arkada bıraktığı yaşama istediği zaman dönüp değişen ihtiyaçlarına göre almak istediği şeyleri alabilme imkanını verecektir.
Şu anda var olan üniversite eğitim sistemimizi düşünürsek kişinin okulda öğrendikleri daha çok teorik seviyede kalan, sınavda başarı kazanmaya yönelik kavramlar olmaktadır. Bu kavramları ve bilgileri kişi öğrenir öğrenmesine ve sınavlarını da geçer fakat okulu bitirip iş hayatına atıldığı zaman okuldakinden çok farklı bir “öğrenme ve sınav” sürecine tabi tutulur. Artık ezberleyip akılda tutması gereken kavramlar yoktur fakat ancak yaparak ve yanındakilere sorarak öğrendiği “yapması gereken işler” vardır. Artık derslerini dinleyip notlarını aldığı ve sınavda neler soracağını kestireceği bir öğretim üyesi yoktur; onun yerine yaptığı işlerden nasıl memnun edeceğini kestirmeye çalıştığı bir “patronu” vardır. Patronun sınavı yoktur o yüzden de çalışılacak bölüm ya da akılda tutacak belirli kavramlar da yoktur. Patronun neyi ne zaman nasıl beğeneceği de çoğu zaman belli olmaz; bir gün istediğini yarın istemeyebilir ya da aynı şekilde istemeyebilir. Artık yanında kopya çekerken ya da ders dinlerken yardımlaştığı arkadaşları da yoktur. Onun yerine bir şeyler öğrenmek için bin bir ricada bulunduğu ve bir takım şeyleri de bilerek ona eksik öğreten iş arkadaşları vardır. Kişinin okuldan sonraki yaşamı işte bu kurtlar sofrasında geçecektir.
Peki kişi bu yaşama ne şekilde hazırdır ya da değildir? Onun geldiği okul çevresi ve okulda öğrendikleri bu hayatının dörtte üçünün geçeceği bölüme onu ne kadar hazırlamakta ya da hazırlayamamaktadır? Kişi aralarında adeta bir uçurum olan iki hayatı nasıl birbirine entegre edip bu geçiş sürecini atlatabilecektir? Bu iki yaşam arasında neden bu kadar büyük bir uçurum vardır ve bu uçurum gerçekten bu kadar büyük olmak zorunda mıdır? Son sorunun cevabıyla başlamak gerekirse eğer, hayır bu iki yaşam birbirinden bu kadar bağımsız ve kopuk olmamalı diye düşünüyorum. En öncesi okulda öğrenilenler bu kadar teorik ve uygulama alanından bu kadar uzak kalmamalıdır. Öğretilen temel kavramlar kişinin öğrenme sürecine bir baz oluşturmalı ve uygulama kısmı da bu temel üzerine inşa edilmelidir. Bu önerdiğim yöntem belki de bütün eğitim sisteminin baştan gözden geçirilmesini gerektirir fakat zaten köklü bir değişimin esası da bu olmalıdır. Peki değişiklik sadece eğitim sürecinde mi yapılmalıdır? Kesinlikle hayır, bu tür köklü bir değişiklik aynı zamanda iş yaşamında da yapılmalıdır. İş yaşamı da teorik ve sistemli bir çalışma yaklaşımından yoksundur. Akademik yaşamın öğrettiği çalışma sistemi iş yaşamında yoktur. Yapılan işler belki daha iyi organize edilmekte ve sıraya koyulmaktadır fakat odak hep yapılması gereken işlerdedir, bu işlerin niye yapılacağının ve neye yarayacağının mantığı üzerinde pek fazla durulmaz ve bu çalışan kişilere de açıklanmaz. Bu şekilde iş hayatında da bir otomasyon süregelmekte ve kimse neyi niye yaptığının pek farkında olmadan ya da üzerinde durmadan sekiz-altı, sekiz-yedi,sekiz, dokuz, hatta on iki çalışabilmektedir. Bu şekilde bir iş yaşamı kişileri bir süre sonra tatminsizlik, sıkkınlık dolu ve en önemlisi de kişiyi yaratıcı olmaktan uzak bir yaşam biçimine sürüklemektedir.
Aradaki bu büyük fark gösteriyor ki kişi ne yaparsa yapsın okul yaşamı kendisini iş hayatına tam anlamıyla hazırlayamamaktadır. Bu hazır olmayış her iki durumda da geçerlidir. Kişi iş yaşamına ne okulda öğrendikleri kavramlarla ne de okulda alışmış olduğu ilişki tarzlarıyla (patron-hoca; okul arkadaşı-iş arkadaşı) hazırlıklıdır. Bu durum kişi iş yaşamına başlayınca adeta bir şoka neden olur. Çok güzel bir okulu bitirmişken kendisini bir çok şeyi bilir zanneden genç aslında daha yolun çok başında hatta en başında olduğunu görür ve bir anda hiçbir şey bilmediğini hissedip depresyona bile girebilir. Halbuki aslında çok şey öğrenmiştir ama öğrendiklerinin belki yüzde onunu hatta daha azını bu yeni hayatına entegre edebilmektedir. Çünkü görmektedir ki iş yaşamında en çok değer gören şey deneyimdir. Yeterli zamanı doldurmadan aslında yapabilecek kapasitede olduğu iş kendisine verilmez çünkü o işi yapmaya orada daha uzun süredir bulunan iş arkadaşı yetkilidir. Hatta hocasından çekinmeyerek derste söz alıp konuştuğu bir çok zaman olmuştur; ama iş yaşamında yine deneyim kişinin en büyük rütbesi olduğu için en çok söz hakkı yine deneyimlidedir. Söyleyeceği şeyler önemli ve aslında doğru şeyler de olsa bunları konuşmaya kalktığında tepkiyle karşılaşabilir ve takdir görebileceği bir şey bile olsa tam tersi bir durumla karşılaşabilir.
Sonuçta iş yaşamına atıldığı zaman kişi şunları görmektedir: 1. Hayat eskisi gibi değildir ve asla da olmayacaktır; 2. Başarı kriterleri okulda olduğu kadar net değildir çünkü artık insan ilişkileri çok daha fazla öne çıkmış ve bazen yapılan işlerden çok onların nasıl, kimle ve ne şekilde yapıldığı daha da önem kazanmıştır. Kişinin bu süreci öğrenmesi tabii ki zaman alır fakat en kötüsü de kişi bu sistemi farketmeden öğrenir, benimser ve yarın bunun en büyük savunucularından ve uygulayıcılarından biri olur. Arkada bıraktığı okul hayatı artık eskide kalmıştır ve orada edindiği düşünsel ve eylemsel çerçeve de yok olmaya mahkumdur. Okul yaşamı artık belleğinde sadece boş yere kendini yıpratıp çalışmış olduğu sınavlar (şimdi böyle düşünmektedir) ve komik tarzları yüzünden unutulmayan öğretim üyeleri olarak yerini almaktadır.
İşte bu iki yaşam arasındaki geçiş sürecinin hem bu denli sancılı olmaması hem de okul yaşamının kişiye yaşamı boyu rehberlik edebilecek düzeyde bir eğitimi verebilmesi için iş yaşamında ve okul yaşamında gerekli düzenlemeler ve değişiklikler yapılmalıdır. Bu iki yaşam arasındaki uçurumun yerine bir köprü görevi görebilecek bu değişim kişiyi birinden diğerine geçmeye çalışırken hem aşağıya düşme tehlikesinden ve en önemlisi de korku şokundan kurtaracak, hem de kişiye arkada bıraktığı yaşama istediği zaman dönüp değişen ihtiyaçlarına göre almak istediği şeyleri alabilme imkanını verecektir.
30 Eylül 2008 Salı
19 Eylül 2008 Cuma
Akıllı elektrik sayaçları gerçekten ekonomik mi?
Elektrik faturaları kışın ısıtıcılardan, yazın klimalardan ve devamlı çalışan çamaşır makinesi, buzdolabından vb. eşyalardan dolayı en yüklü faturalardan biridir. Elektrik faturasını azaltmanın yolları daha önce bir kaç yazıda belirtilmişti. Bu yöntemlerin dışında akıllı sayaçları kullanmak gerçekten faturaları azaltıyor mu? Biraz planlı olur ve rahatınızdan ödün verirseniz cevap evet.
Akıllı sayaçlar, elektrik abonelerine şebekenin yoğun olmadığı saatlerde daha ucuz bir tarife uygulayarak şebeke yüklenmelerini azaltmaya yöneliktir. Akıllı sayaçların diğer sayaçlara göre iki farkı bulunmaktadır. Birincisi saat ekranı isminden de anlaşılabileceği gibi elektroniktir. İkincisi ise, bu sayaçların asıl önemli özelliği, günün farklı saatlerinde ne kadar elektrik enerjisi kullandığınızın raporunu tutmaktadır. Analog (normal) saatlerde tüketilen elektrik bir zaman ayrımını tabi tutulmaksızın toplam bir değer olarak faturada belirtilmektedir. Ama eğer kullandığımız akıllı bir sayaçsa faturamızda sabah akşam ve gece saatleri olmak üzere tüketimimiz üç aşamaya ayrılmış olarak görülür.
Hangi saatlerin hangi dilime girdiği aşağıdaki gibidir:
(06:00 - 17:00) arası gündüz, normal tarife.
(17:00 - 22:00) arası puant, pahalı tarife.
(22:00 - 06:00) arası gece, ucuz tarife.
Tedaş’ın 2008 yılı tarifesine buradan ulaşabilirsiniz
Akıllı sayaçları kullanırken şunlara dikkat etmek gerekir:
Saatinizin akıllı sayaç olması ucuz tarife için yeterli değildir. Bunun yanında elektrik dağıtımınızı yapan kuruma üçlü tarifeye geçeceğinizi bildirmeniz gerekiyor.
Akıllı sayacın ve üçlü tarifenin ekonomik olması için çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi fazla enerji tüketen eşyalarınızı gece diliminde kullanmanız gerekir. Eğer planlı olamayıp bu zaman diliminde kullanmazsanız normalden daha fazla bile ödeme yapabilirsiniz.
Normalde sayaçlar saatlerin geri veya ileri alındığı zamanlarda kendilerini otomatik olarak ayarlarlar. Fakat bu geçişlerde problem olup olmadığını kontrol etmenizde yarar var.
Akıllı sayaç kullanımı için rahatınızdan da biraz ödün vermeniz gerekebilir. Örneğin gürültülü bir çamaşır makineniz varsa, gece iş yapmak istemiyorsanız, aşırı sıcaklarda saat 22.00′den önce klimanızı çalıştırmak istiyorsanız akıllı sayacı bir daha düşünün.
Akıllı sayaçlar, elektrik abonelerine şebekenin yoğun olmadığı saatlerde daha ucuz bir tarife uygulayarak şebeke yüklenmelerini azaltmaya yöneliktir. Akıllı sayaçların diğer sayaçlara göre iki farkı bulunmaktadır. Birincisi saat ekranı isminden de anlaşılabileceği gibi elektroniktir. İkincisi ise, bu sayaçların asıl önemli özelliği, günün farklı saatlerinde ne kadar elektrik enerjisi kullandığınızın raporunu tutmaktadır. Analog (normal) saatlerde tüketilen elektrik bir zaman ayrımını tabi tutulmaksızın toplam bir değer olarak faturada belirtilmektedir. Ama eğer kullandığımız akıllı bir sayaçsa faturamızda sabah akşam ve gece saatleri olmak üzere tüketimimiz üç aşamaya ayrılmış olarak görülür.
Hangi saatlerin hangi dilime girdiği aşağıdaki gibidir:
(06:00 - 17:00) arası gündüz, normal tarife.
(17:00 - 22:00) arası puant, pahalı tarife.
(22:00 - 06:00) arası gece, ucuz tarife.
Tedaş’ın 2008 yılı tarifesine buradan ulaşabilirsiniz
Akıllı sayaçları kullanırken şunlara dikkat etmek gerekir:
Saatinizin akıllı sayaç olması ucuz tarife için yeterli değildir. Bunun yanında elektrik dağıtımınızı yapan kuruma üçlü tarifeye geçeceğinizi bildirmeniz gerekiyor.
Akıllı sayacın ve üçlü tarifenin ekonomik olması için çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi fazla enerji tüketen eşyalarınızı gece diliminde kullanmanız gerekir. Eğer planlı olamayıp bu zaman diliminde kullanmazsanız normalden daha fazla bile ödeme yapabilirsiniz.
Normalde sayaçlar saatlerin geri veya ileri alındığı zamanlarda kendilerini otomatik olarak ayarlarlar. Fakat bu geçişlerde problem olup olmadığını kontrol etmenizde yarar var.
Akıllı sayaç kullanımı için rahatınızdan da biraz ödün vermeniz gerekebilir. Örneğin gürültülü bir çamaşır makineniz varsa, gece iş yapmak istemiyorsanız, aşırı sıcaklarda saat 22.00′den önce klimanızı çalıştırmak istiyorsanız akıllı sayacı bir daha düşünün.
Etiketler:
Elektrik sayaçları
15 Eylül 2008 Pazartesi
Calista Luxury Otel
Özdoğan Grup tarafından Belek`te inşa edilen Calista Luxury Otel`in Leo adlı villasında bataryadan lavaboya kadar pek çok yerde 24 ayar altın kullanıldı
Mayıs ayında hizmete giren Antalya Belek`teki Calista Luxury Resort Otel`in Genel Müdürü Ali Kızıldağ, otellerinin Türkiye`nin Burj Al Arab`ı olduğunu iddia ederek, yeni bir `her şey dahil` sistemi geliştirdiklerini söyledi. 600 odalı ve bin 200 yataklı otelde 13 villa ve bir de Villa Leo adlı `saray yavrusu` bulunduğunu belirten Kızıldağ, “Bin 500 metrekarelik Villa Leo`nun gecelik fiyatı, sezona göre 15 bin ila 25 bin dolar arasında değişiyor. Villalara gelen müşteriler genellikle bir ay konaklıyor” dedi. Villa Leo ile ilgili bilgi veren Kızıldağ, villanın lavabosundan küvetin kenarlarına, bataryadan bazı duvarlara kadar pek çok yerde 24 ayar altın kullandıklarını anlattı. Bazı odaların duvarlarına swarovski taşlı duvar kâğıdı döşediklerini kaydeden Kızıldağ, burada 24 saat hizmet veren bir kâhyanın da bulunduğunu dile getirdi. Villada dört yatak odasının yanı sıra, sinema ve fitness salonu, çalışma, oturma ve misafir odaları ile bir de özel havuz yer alıyor. Calista Luxury Resort`un Türkiye`nin en pahalı resort otellerinden biri olduğunu ifade eden Kızıldağ, yüksek sezonda iki kişilik odaların gecelik kişi başına fiyatının 499 YTL, tek kişilik odaların ise 750 YTL olduğunu söyledi.150 MİLYON DOLAR HARCANDIOteli yapan Özdoğan Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ali Özdoğan, 130 dönüm alan üzerine kurulu Calista Luxury Resort`un, 150 milyon dolara mal olduğunu söyledi. “Otel, iç ve dış mimarisi ile Türkiye`de bir ilk oldu. Hiçbir masraftan kaçınmadık. Normalde metrekaresi için 700 dolar civarında harcanacak bu otel için biz bin 200 Euro harcadık” diye konuşan Özdoğan, otelin yabancı mimarlar tarafından tasarlandığını kaydetti. Özdoğan, Ankara`da önümüzdeki yılın mart ayında başlayacakları 100 milyon dolara mal olacak yeni bir otel projesi daha olduğunu anlattı. Oteli, Armada Alışveriş Merkezi`nin karşısındaki arsada yapacaklarını dile getiren Özdoğan, “Yine yabancı mimarlarla çalışacağız. 5 yıldızlı olacak oteli, 2.5 yıl içinde bitirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.
Mayıs ayında hizmete giren Antalya Belek`teki Calista Luxury Resort Otel`in Genel Müdürü Ali Kızıldağ, otellerinin Türkiye`nin Burj Al Arab`ı olduğunu iddia ederek, yeni bir `her şey dahil` sistemi geliştirdiklerini söyledi. 600 odalı ve bin 200 yataklı otelde 13 villa ve bir de Villa Leo adlı `saray yavrusu` bulunduğunu belirten Kızıldağ, “Bin 500 metrekarelik Villa Leo`nun gecelik fiyatı, sezona göre 15 bin ila 25 bin dolar arasında değişiyor. Villalara gelen müşteriler genellikle bir ay konaklıyor” dedi. Villa Leo ile ilgili bilgi veren Kızıldağ, villanın lavabosundan küvetin kenarlarına, bataryadan bazı duvarlara kadar pek çok yerde 24 ayar altın kullandıklarını anlattı. Bazı odaların duvarlarına swarovski taşlı duvar kâğıdı döşediklerini kaydeden Kızıldağ, burada 24 saat hizmet veren bir kâhyanın da bulunduğunu dile getirdi. Villada dört yatak odasının yanı sıra, sinema ve fitness salonu, çalışma, oturma ve misafir odaları ile bir de özel havuz yer alıyor. Calista Luxury Resort`un Türkiye`nin en pahalı resort otellerinden biri olduğunu ifade eden Kızıldağ, yüksek sezonda iki kişilik odaların gecelik kişi başına fiyatının 499 YTL, tek kişilik odaların ise 750 YTL olduğunu söyledi.150 MİLYON DOLAR HARCANDIOteli yapan Özdoğan Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ali Özdoğan, 130 dönüm alan üzerine kurulu Calista Luxury Resort`un, 150 milyon dolara mal olduğunu söyledi. “Otel, iç ve dış mimarisi ile Türkiye`de bir ilk oldu. Hiçbir masraftan kaçınmadık. Normalde metrekaresi için 700 dolar civarında harcanacak bu otel için biz bin 200 Euro harcadık” diye konuşan Özdoğan, otelin yabancı mimarlar tarafından tasarlandığını kaydetti. Özdoğan, Ankara`da önümüzdeki yılın mart ayında başlayacakları 100 milyon dolara mal olacak yeni bir otel projesi daha olduğunu anlattı. Oteli, Armada Alışveriş Merkezi`nin karşısındaki arsada yapacaklarını dile getiren Özdoğan, “Yine yabancı mimarlarla çalışacağız. 5 yıldızlı olacak oteli, 2.5 yıl içinde bitirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.
Etiketler:
luxury otel
Beyaz eşya alırken dikkat edilmesi gerekenler
Beyaz eşya konusunda seçeneklerin bolluğu, deyim yerindeyse “kırk yılda bir” yapılan, fakat oldukça pahalıya mal olan bu alışverişi karmaşıklaştırıyor. En iyi ürünü en ucuza getirmenin çilesi alternatiflerin çokluğuyla birleşince, bir anda kendinizi içinden çıkılmaz bir durumda bulabilirsiniz. Seçim yapmanıza yardımcı olacak ve beyaz eşya alışverişinizi zevkli hale getirecek önerilerimizi dikkate alarak, işinizi kolaylaştırabilirsiniz. Beyaz eşyalar bugün, gündelik yaşamın vazgeçilmez bir parçası. İhtiyaçlarınızı en üst seviyede karşılayacak, enerji tüketimini ise en alt seviyede tutacak beyaz eşya seçenekleri, en ideal olanları. İşte, en temel ihtiyaçlar arasında yer alan beyaz eşya seçenekleri ve tercih yapmanıza yardımcı olacak öneriler: Fırın AlırkenFırınlar standart olarak 85×60x60 (yükseklik, genişlik, derinlik) ölçülerinde üretilir. Eğer özel ihtiyaçlarınız varsa, daha yüksek (90 cm) ve daha dar (50 cm) ürünleri ender de olsa piyasada bulabilirsiniz. Türkiye’de satılan fırınların hemen hemen hepsi kendinden 4 göz ocaklıdır. Çift bölmeli fırınlar, birkaç değişik yemeği aynı anda pişirmek için idealdir. Tek bölmeli fırınlar ise, daha uygun fiyatlarıyla cazip bir alternatif olarak göze çarpmaktadır.Fırınların, gazlı ve elektrikli seçenekleri mevcuttur. Elektrikli fırınlar, ısı kontrolünü kolaylaştırdığından tercih edilir; ancak çok elektrik harcadıklarından uzun dönemde pahalı bir alternatif olabilir. Gazlı fırınlar ise, özellikle doğalgazın ulaşmış olduğu kullanım alanlarında çok daha ekonomik bir tercih olacaktır. Bu tip fırınlar çabuk ısındıklarından, ızgara yapmak için de idealdir. Gazın veya elektriğin kesildiği şartlarda aç kalmamayı garantilemek istiyorsanız, hem gazlı hem elektrikli kombinasyonlu fırınlara da bir göz gezdirmeyi unutmamalısınız. Turbo fırınlar, turbo pervaneleri sayesinde fırın içinde homojen ısı dağılımı sağlarken, mini/midi fırınlar ise küçük mutfaklarda yer kazanmak açısından avantajlıdır. Son derece uygun fiyatlı olmalarına rağmen “küçük” olduklarından, tüm ihtiyaçlarınızı karşılamayabilirler. Genellikle standart fırını olan evlerde basit ara öğünleri pişirmek ya da tekrar ısıtmak için kullanılırlar. Ocak AlırkenSet üstü ocaklar standart 60 cm eninde ve derinliğindedir. Tüplü, doğalgazlı ve elektrikli çeşitleri vardır. Gazlı ocaklar, elektrikliye oranla daha çabuk ısınır ve aynı oranda da çabuk soğur. Elektrikli ocakların çoğu, özellikle de fırın üstü olanları, kolay temizlenebilen seramik ya da camdan üretilir. Portatif tek ya da çift gözlü elektrikli ocakları da piyasada bulabilirsiniz. Bölmelerin farklı ısı ayarları olmasına özen gösterin. Buzdolabı AlırkenÜstten kapaklı derin donduruculu buzdolapları, klasik modellerdir ve tam derin dondurucuya az ihtiyaç duyup buzdolabının içindekileri bir hamlede gözden geçirmek isteyenlere göredirler. Çift kapaklı ve derin dondurucusu aşağıda olan modeller, soğutucunun içindekilerin göz seviyesinde kalmasını sağlar ve derin dondurucu kısmı da daha geniştir. Yan yana (gardırop tipi) buzdolapları ise derin dondurucu ve soğutucu bölmelerinin yan yana bulunduğu modeller olup, derin dondurucuyu sık kullananlar için idealdir. İki kısım da neredeyse eşit büyüklüktedir. Geniş tabakların sığması biraz problem olabildiğinden, misafir ağırlamayı sevenler için ideal bir çözüm olmayabilir. Fakat dondurulmuş gıdaları sık tüketiyorsanız, diğer iki seçenekten daha geniş bir derin dondurucu alanınız olacağı kesin. Buzdolabınızı seçerken, dondurucu ve soğutucu bölmelerinin farklı ısı ayarları olmasına özen gösterin. Bu sayede, söz gelişi dondurmanızı katı seviyorsanız dondurucunuzu daha soğuk bir dereceye ayarladığınızda, soğutucunuzdaki sütün içinde buz kristalleri oluşmayacağından emin olabilirsiniz. Eğer sık buz tüketiyorsanız, kendinden buz yapma fonksiyonu olan bir buzdolabı seçebilirsiniz. Arada sırada buza ihtiyacınız oluyorsa, bu özellikten vazgeçebilirsiniz; çünkü makinenizin sürekli temiz olmasını sağlamak için devamlı buz atıp yeniden buz yapmak zorunda kalabilirsiniz. Unutmayın; tüm ev eşyalarınız arasında en çok elektriği buzdolabınız tüketir; çünkü sürekli çalışmaktadır. Enerji kullanımına duyarlı iseniz, aldığınız buzdolabının enerji standartlarına uyumluluğuna dikkat etmelisiniz. Üretici firmanın etiketinde A’dan G’ye kadar bir enerji sıralaması bulacaksınız. A en verimli, G en az verimli ürünleri simgelemektedir. Buzdolabınızı seçerken enerji tasarrufunu da bir kriter olarak kullanabilirsiniz. No defrost özelliği, karlanmayı önlemeye yarayan bir tekniktir.Bulaşık Makinesi AlırkenStandart beyaz plastik tekneli bulaşık makineleri, genellikle en ekonomik olanlarıdır. Lüks modellerde kullanılan paslanmaz çelik tekneli bulaşık makineleri ise, yüksek ısılara daha çabuk çıkabildiklerinden temizlikte daha iyi sonuç verir. İç sepetlerin derinliği, markadan markaya değişir ve bazı modellerde ayarlanabilir. Alt sepette daha çok yer veren seçenekler; uzun ve geniş tencereleri, tabakları, vazoları yıkamak için gereklidir. Bulaşık makineniz, evinizde belki de en çok ses çıkaran alettir. Üretici firmanın kataloğunda, gürültü/ses seviyesini bulabilirsiniz (db). Ses seviyesi ne kadar düşükse, o kadar sessiz bir makineyle karşı karşıyasınız demektir.
Etiketler:
beyaz eşya
Çevre dostu beyaz eşya alışverişi arttı
Çevre bilinci hızla yayılırken, tüketimin her alanında olduğu gibi beyaz eşya sektöründe de enerji tasarruflu, doğaya daha az zarar veren ürünler geliştiriliyor. Bundan birkaç yıl önce markaların ürün listesinde bu tipte ancak bir iki model bulunurken, bugün üretimin büyük bölümü A ve A+ olarak tanımlanan enerji tasarruflu teknolojiyi kullanıyor.Enerji tasarrufu sağlamayan beyaz eşyalara B sınıfı deniyor. Çevre dostu buzdolapları siz tatildeyken elektrik faturasını kabartmıyor, çamaşır makinesi çamaşırın kirini ölçüp daha az deterjan kullanıyor, bulaşık makinesi su tüketimini azaltıyor. Bazı markalar ürün ambalajlarını da geri dönüşümlü malzemeden üretiyor. Bu tür beyaz eşyaya olan ilgi geçtiğimiz yıla göre yüzde 70 arttı.ÜRETİMİN YÜZDE 90'I A SINIFIVestel, hem üretim hem de kullanım sırasında çevreye en az zararı verecek beyaz eşyalar üretiyor. Yüzde 90'a yakını çevreci üretim, yani küresel ısınmaya duyarlı, B sınıfına göre yüzde 25 enerji tasarrufu sağlayan A ve A+ enerji sınıfı ürünler. Örneğin Intraton 1200 model çamaşır makinesi, benzerlerinden farklı olarak 63 litre su tüketip yüzde 30 enerji tasarrufu sağlıyor. Platinum 24 duvar tipi split klima da A sınıfı enerji tüketen Vestel ürünleri arasında.Whirpool'un da AWO 1000 çamaşır makinesi, PowerClean bulaşık makinesi ve ARC 4198 buzdolabı da çevreye duyarlı ve enerji tasarrufu sağlayanlar arasında.SUYUN KİRLİLİĞİNİ ÖLÇÜYORProfilo bulaşık makinelerinde bulunan Aquasensör teknolojisi, kızıl ötesi ışınlarla suyun kirlilik oranını tespit ederek ne kadar su tüketileceğine karar veriyor.Bulaşık fazla kirli değilse, daha az su kullanıyor. Yükleme sensörü de yüklenen bulaşık miktarına göre tüketilecek su miktarını ayarlıyor. Otomatik programlama sayesinde her yıkama döngüsü, bulaşıkların kirlilik oranına göre ayarlanıyor ve bu şekilde su ve enerji tüketiminin minimuma inidirilmesini sağlıyor. Çamaşır makinelerinde ise 3D AquaSpar teknoliji ile çamaşırların ıslanma süresi kısaltılarak yıkama döngüleri daha kısa hale geliyor. Ölçek ve dozaj tavsiyesi özelliği, gereksiz deterjan kullanımını engelliyor ve ekstra durulama döngülerinin de önüne geçiyor. Yükleme otomatiği ise yük miktarına göre su miktarını belirliyor. Profilo'nun BD 5700 NFAH model no frost buzdolabı da çevre dostu olmasının yanı sıra antibakteriyel özelliğe sahip.GERİ DÖNÜŞÜMLÜ ÇAMAŞIR MAKİNESİBosch ActiveWater bulaşık makinesi, 10 litre suyla 14 kişilik yemek takımı yıkıyor. Bottom Freezer no frost buzdolabında, yiyecekler daha uzun ömürlü kalıyor. Üstelik tatil modu sayesinde, tatilden dönüldüğünde hem kötü koku olmuyor hem de yüklü elektrik faturasıyla karşılaşmıyorsunuz. Bosch'un A+ enerji tasarruflu ürünleriyle AB enerjili ürünleri arasında yüzde 10 ile yüzde 15 arasında bir fiyat farkı var. Fakat enerji tasarruflu ürünler, elektrik ve su tasarrufu ile aradaki farkı kapatıyor. Bu konuda Bosch yetkililerinin verdiği rakamlar da var: Çamaşır makinelerindeki enerji tüketimi 1990 yılında 0,27 kWh iken, yüzde 37 oranında bir tasarruf ile 2008 yılına gelindiğinde 0,17 kWh olMuş. 21,2 litre olan su tüketimi ise 18 yılda tam yüzde 67'lik bir gerileme ile 2008 yılına gelindiğinde 7 litreye düşmüş. Bosch ayrıca, ömrünü tamamlayan çamaşır makinelerini yüzde 98 oranında geri dönüştürüyor.Siemens, enerji tasarrufunu ecoPlus yaklaşımıyla sürdürüyor. A sınıfı enerji verimliliğe sahip ürünlerde yüzde 24, A+ enerji verimliliğe sahip ürünlerde yüzde 45'e varan elektrik tasarrufu mümkün. Aynı markanın bulaşık makineleri, enerji tasarrufu ile deterjanı bedavaya getiriyor. Süper kısa 15 programı ve miktar otomatiği özellikleri sayesinde tasarrufu maksimize ediyor. Siemens makineleriyle de 10 litre suyla 14 kişilik yemek takımı yıkayabiliyorsunuz. VarioSpeed özelliği Siemens'in yeni teknolojisi. Yıkama programının süresini kısaltıyor.
Etiketler:
beyaz eşya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
